devamı

19/6/2009 · Kategori: ISLAM

Hakka cihadihi…”

 

 Cihadın edebiyatı, hamaseti, hitabeti değil, kendisi hem de hakkı ile… Cihadın dillere pelesenk, ağızlara sakız olduğu süreçlerden, şimdilerde ise cihadın zinhar ağza alınmadığı günlere gelindi… Uçlarda gezinen insanımız itidale nasıl intikal edecek? Önce kavramlarımızın içini doğru doldurmak lazım … İçi boşaltılmış kavramlar dinde laubaliliğin önünü açıyor… Önce cihadla  cinayetin ayrımını doğru yapmak lazım … Ne cihaddır, ne değildir? Ardından cihadsızlığın nasıl bir zillete kapı araladığını  görmek gerekir… Cihadı hayatınızdan çıkarırsanız geriye sadece ‘‘hiç’’lik kalır…

 

  Cihad, duygu ve düşüncelere pranga vuran ‘‘fitneci sistemleri’’ ortadan kaldırma, etkisizleştirme çabasıdır… İslam’ın yolunu açmak, insanların İslam’la buluşmasının  önündeki engelleri bertaraf etme gayretidir… İslam’ın koruyucu şemsiyesi altında insanların özgürce bir tercihe gidebilme fırsatını sunar…

 

  Cihadın anlamını, kapsamını daraltmadan hayatın tamamını kuşatacak bir çerçevede düşünmek durumundayız… Hayat ; İman ve cihad değil miydi?

   Cihadi boyutu olmayan İslami anlayışın ciddiyeti ve saygınlığı olur mu?

Allah yolunda cihad ile ancak insanlara bir özgürlük koridoru açmış olursunuz… Zulüm, zillet, zulmet, sömürü, işgal ve  talanın önüne cihadsız nasıl geçebilirsiniz? Cihad, İslam’ın izzeti ile varoluşunu sürdürme kararlılığıdır…

 

  Cihad, İslam’ın ve insanlığın yararına olan kişisel ve kurumsal bazda; sözlü, yazılı, fiili, görsel, bilimsel, kültürel, siyasal, sosyal, ekonomik ve askeri tüm çabaların toplamıdır…

  Allah’ın rızasına yönelik her türlü gayret; gerektiğinde İslam düşmanları ile can ve malla yapılan savaşta yer almaktır…

  Mekke döneminde inen şu ayet, günümüzde ki cihad sorumluluğunun boyutlarını bize gösteriyor:

   ‘‘Sakın kafirlere itaat etme. Onlarla büyük bir cihad ile cihad et.’’ (Furkan-52)

Mekke günlerinde ki bu cihadın ekseninde henüz kılıç yoktu. Kur’an vardı…

   Evet, cihad tüm zamanların sorumluluğudur… Gereği gibi yapılan bir cihad iki dünyanında güvencesidir…

 

Dördüncü ayet ve Kitabı hakkı ile tilavet sorumluluğu…

 ‘‘Kendilerine kitabı verdiklerimiz onu hakkı ile tilavet ederler…’’ (Bakara-121)

 Hakka tilavetihi…”

    Tilavet, kıraatten farklıdır…

    Tilavet; okumak, takip etmek, ardından gitmek, tabi olmak, uymak anlamlarını içeriyor… Uygulama sonrası söyleme eylemidir… Okunup anlaşıldıktan sonra ve gereği yapıldıktan sonra gerçekleşen aktarmaya denilir…

   Bu bağlamda Kur’an okumalarımızın hayata yansımasını görmek gerekiyor…

Bu kitap hayatın neresinde? Hayat kitabı olan Kur’an’a hayatımızı açmadan tilavetin hakkını vermiş olmayız… Evet, hafızamızdaki Kur’an değil hayatımızdaki Kur’an bizim için kurtarıcı ve yol göstericidir… Ayetler ilk gündeki sıcaklığı ile her gün hayatımıza inmiyorsa hakkı ile tilavet gerçekleşmiyor demektir… Zihinlerde ki, yüreklerdeki Kur’an yürürlüğe girdiği zaman  okumaktan amaç hasıl olacaktır. Hafızalarda hissedilen ayetler hayatta muhafaza edilemiyorsa vahiyden kopuş başlamıştır… Kimliklerin vahiyle şekillenmesi için vahyin komple bizi kuşatması gerekiyor… Bu durumda vahiyle netleşen zihin, vahiyle beslenen akıl, vahiyle titreyen yürek, vahiyle donanan ruh, vahiyle arınan nefis, vahiyle dirilen hayat ve vahiyle yürüyen insan Kur’an’ın insandır… O insan her an Kur’an’ı açık tutma iradesine  sahiptir… Zaten biz kitabı açık tuttukça yasakçılar onu kapatamaz… Hayatımızdan çıkaramaz… Tabi önce iç dünyamızı Kur’an’a açmak durumundayız… Belki Kur’an’ın sayfaları arasında gezinenlerimiz oldukça çok… Onu habire tekrar eden de çok… Hakkıyla tilavet etmeye gelince aynı şeyi söyleyemiyoruz… Evet çokça okunan ama mehcur bırakılan  bir kitap önümüzde duruyor… Şimdi önce kendimizi ona açma sonra da kitabı açık tutma vaktidir…

 

    Beşinci ayet sorumluluklarımıza hakkı ile riayet etmemiz gerektiğine dikkat çekiyor…

 ‘‘İhdas ettikleri ruhbanlığı ise, Biz onlara yazmadık(emretmedik). Ancak Allah’ın rızasını aramak için bu yolu seçtiler. Ama buna da hakkıyla riayet etmediler…’’ (Hadid-27)

  Hakka riayetiha…”

  Yüklendikleri İslami sorumlulukların hakkını  vermediler. Geçiştirdiler… Zamana yaydılar… Ertelenmeci bir anlayışla işin içinden sıyrıldılar, sonra da kulvar değiştirdiler… İslam için ortaya sürdüğümüz tüm iddialarımızı, ahitlerimizi, adaklarımızı hatırlamak durumundayız… Sadakat, ciddiyet, samimiyet bunu gerektiriyor… Ahde vefa en çok Allah’a verdiğimiz sözlerde beklenir…

 

  Arkasında duramayacağımız sözler bizden sadır olmamalıdır…

Taahhütte bulunurken takatimizi iyi hesap etmeliyiz… Yarınlarda altında ezileceğimiz vaatlerde bulunamayız… Omuzlarımızdaki yükümlülüğünde hakkını verme hususunda işi geciktiremeyiz… Çünkü her şey kayıt altında ve her şey hesaba ve sınava tabi…

  Evet sonuç itibari ile bize emanet edilen hayatın hakkını vermek beş kelime ile mümkün…

‘‘Hakka kadrihi…’’ Hakkıyla tevhid… Yani muvahhid olmak…

‘‘Hakka tükatihi…’’ Hakkıyla takva… Yani muttaki olmak…

‘‘Hakka cihadihi…’’ Hakkıyla cihad… Yani mücahid olmak…

‘‘Hakka tilavetihi…’’ Hakkıyla tilavet… Yani müteal değerlere tutunmak…

‘‘Hakka riayetiha…’’ Hakkıyla riayet… Yani sorumluluklara sıkı sarılmak…

 Bunlara hassasiyet gösterenlere Cenab-ı Hak’da hakkı teslim ediyor…

‘‘İşte hakkı ile mümin olanlar bunlardır. Rableri katında onlar için dereceler, bağışlanma ve üstün bir rızık vardır.’’ (Enfal-4)

 Hak yerini buluyor…

 Bu kelimelerin hakkını vermediğimiz taktirde en büyük haksızlığı kendi nefsimize yapmış oluruz…

  Şüphesiz  Allah kimseye kıl kadar haksızlık yapmaz…

EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu

Kalıcı Bağlantı Yorum (0) Yorum yaz!Arkadaşına Gönder!

0 yorum yazılmıştır

« Önceki :: Sonraki »