"Kavli dua"dan "Fiili dua"ya

    27/2/2009 · Kategori: ISLAM

    İnsanlığın giderek Rabbini unuttuğu, O'na duâ ve ibadetten kaçınıp nefsî/fıtrî-ilahî özünden (15/29; 38/72; 32/9) hızla uzaklaştığı bir fesâd çağını yaşıyoruz. Bu çağın küresel/egemen değerlerine kaynaklık eden Batı uygarlığı, "Tanrı'yı hayatımızdan kovduk" diyerek başladığı seküler koşusunu "esfel-i sâfilîn" ve "bel-hüm edal" istikâmetinde hızla sürdürüyor.

    "Biz insanı en güzel biçimde (ahsen-i taqvîm) yarattık. Sonra onu aşağıların aşağısına (esfel-i sâfilîn) çevirdik." (95/4-5)

    Allah'ın yeryüzünde "halifelik" (2/30) görevine lâyık gördüğü insan ifsâd ediliyor; aşağılık, bayağı bir yaratık haline getiriliyor; fıtrî güzelliğini terkedip -bir tv reklamındaki ifade ile- 'içindeki hayvanı açığa çıkarmaya' çağrılıyor. Rabbini unutan insan "hayvanlardan daha aşağı" derekelere düşebiliyor.

    "...Onların kalbleri vardır, fakat onunla gerçeği kavramazlar. Gözleri vardır, fakat onlarla görmezler. Kulakları vardır, fakat onlarla işitmezler. İşte bunlar hayvanlar gibidirler. Hatta daha da aşağıdırlar. Ve işte bunlar gâfillerin ta kendileridir." (7/179)

    Rabb'inden ve kendi nefsinden gâfil hâle gelip müstağnîleşen, sefilleşen ve duâdan yoksun kalan çoğunluğa karşın, zaman zaman duâya/ibadete ihtiyaç duyan dindar ya da dinî duyarlılığını henüz yitirmemiş önemli bir kesim de "duânın hakikati"nden habersiz. Seküler hayatın hızlı koşusu içinde karşılarına çıkan "kandiller", "kutsal" geceler, günler vesilesiyle, unuttukları Rabblerini hatırlama çabaları ise, handiyse sadece dilde kalan, gırtlaklardan öteye geçmeyen duâlar ve âminlerden, yalnızca o âna mahsus dinî ritüellerden ibaret. Duâ, niyaz ve ibadetlerin bir geceye ya da yaklaşan mübarek Ramazan gibi bir aya hasredilip hemen ertesinde, insanların "nerde kalmıştık?!" dercesine lâ-dînî hayata, dinden yalıtılmış yaşam tarzına hızla geri döndüğü, kendi içinde yaman bir çelişki barındıran bir tutumla karşı karşıyayız.

    Âdet yerini bulsun diye yapılan, -maalesef- içi boş, şekilden ibaret, yapanın hayatında herhangi bir olumlu değişime yol açmayan namazlar, oruçlar, duâlar... Böylesi bir dinî yaşam/a biçimi, esfel-i sâfilîn girdabına doğru sürüklenen insanlar için de bir tutamak, bir sığınak, bir kurtuluş kapısı olamıyor... Onların daha büyük bir çaba sarfedip, işin aslını yani tevhîdin, duânın, namazın.. hakikatini öğrenmeleri gerekiyor.

    Bu çerçevede, müslümanlar olarak, bizi tembelliğe, zillete, meskenete mahkum eden mevcut duâ anlayışımızı sorgulamanın zamanı gelip geçmedi mi?

    Ali Şeriati'nin tespit ettiği gibi, Müslümanlar arasında geçerli olan duâ algısı; "kelimenin yaygın anlamıyla; duâ eden bireyin, kendi çabasıyla, zorluk ve çalışmasıyla kazanabileceği şeyleri tembellik ve zayıflıktan ötürü Allah'tan istemesi"nden ibaret! Maalesef, bugünün Müslüman dünyasında; "düşünce ve pratikteki zorluk ve meşakkatlere katlanma yerine, cihad etmek yerine, bireysel ve toplumsal sorumluluğu kabul etmek yerine, kestirme yoldan duâ ediliyor."!

    Üstelik bu durum, yıllardır, yüzyıllardır böyle: "Kur'ân şairi" Mehmed Akif Ersoy, asırlar boyu Müslümanların elini kolunu bağlayan bu yanlış duâ anlayışı ve batıl 'kaderciliği' şiddetle eleştirir:

    "Kadermiş!" Öyle mi? Hâşâ, bu söz değil doğru:
    Belânı istedin, Allah da verdi... Doğrusu bu.
    "Çalış!" dedikçe şerîat, çalışmadın, durdun,
    Onun hesabına birçok hurafe uydurdun!
    Sonunda bir de "tevekkül" sokuşturup araya,
    Zavallı dini çevirdin onunla maskaraya!
    Bütün o işleri Rabbim görür: Vazifesidir...
    Yükün hafifledi.. Sen şimdi doğru kahveye gir!
    Silahı kullanan Allah, hudûdu bekleyen O;
    Levâzımın bitivermiş, değil mi? Ekleyen O!

    Maalesef, bugünün Müslümanı, hâlâ bir eylem, bir cehd, bir gayret ortaya koymadan, yalnızca ellerini Allah'a açıp O'na nâz u niyâz ederek "armut piş, ağzıma düş" türünden bir takım arzu ve isteklerini dillendirmekle duâ ettiğini sanıyor. Kendisinden başlayarak hayatını ve çevresini değiştirmek için ciddi herhangi bir çaba göstermeden, kararlı ve ısrarlı bir mücadele vermeden sadece basmakalıp secîli duâ cümlelerini zaman zaman tekrarlayarak Cenâb-ı Allah'tan 'kötülükleri defetmesini, iyilikleri fethetmesini, düşmanları kahretmesini...' isteyip duruyor... İslâm'ın duâsı bu değil! Kur'ân'ın tanımladığı "duâü'l-hak" (gerçek duâ) hiç değil! Kendi görev ve sorumluluklarını yerine getirmeyen hatta hatırlamayan bir kulun, sıkıntılarını, sorunlarını Allah'a arzedip her şeyi O'na havale etmesi, en azından Allah'tan utanmamaktır.

    Peki, yalnızca dilde kalan, sahiplerini pasif-edilgen nesneler haline getiren "kavlî duâ"dan "fiilî duâ"ya yani "hak duâ" anlayışına nasıl geçebiliriz? Bu sorunun cevabını da haftaya arayalım, inşaallah.

    Rahle Dergisi

    EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu

    Kalıcı Bağlantı Yorum (0) Yorum yaz! Arkadaşına Gönder!

    0 yorum yazılmıştır

« Önceki Yazılar :|: Sonraki Yazılar »

Günlük Video

300*250 Reklam alanı

KUR`AN TEFSİRİ İZLE



Sitene Ekle

VEDA HUTBESİ

VedaHutbesi



"Ey insanlar!

"Sözümü iyi dinleyiniz! Bilmiyorum, belki bu seneden sonra sizinle burada bir daha buluşamıyacağım.

"İnsanlar!

"Bugünleriniz nasıl mukaddes bir gün ise, bu aylarınız nasıl mukaddes bir ay ise, bu şehriniz (Mekke) nasıl mübarek bir şehir ise, canlarınız, mallarınız, namuslarınız da öyle mukaddestir, her türlü tecâvüzden korunmuştur

"Ashabım!

"Muhakkak Rabbinize kavuşacaksınız. O'da sizin yaptığınız olayı sorguya çekecektir. Sakın benden sonra eski sapıklıklara dönmeyiniz ve birbirinizin boynunu vurmayınız! Bu vasiyetimi, burada bulunanlar, bulunmayanlara ulaştırsın. Olabilir ki, burada bulunan kimse bunları daha iyi anlayan birisine ulaştırmış olur.

"Ashabım!

"Kimin yanında bir emanet varsa, onu hemen sahibine versin. Biliniz ki, faizin her çeşidi kaldırılmıştır. Allah böyle hükmetmiştir. İlk kaldırdığım faiz de Abdulmutallib'in oğlu (amcam) Abbas'ın faizidir. Lakin anaparanız size aittir. Ne zulmediniz, ne de zulme uğrayınız.

"Ashabım!"

"Dikkat ediniz, Cahiliyeden kalma bütün adetler kaldırılmıştır, ayağımın altındadır. Cahiliye devrinde güdülen kan davaları da tamamen kaldırılmıştır. Kaldırdığım ilk kan davası Abdulmuttalib'in torunu Iyas bin Rabia'nın kan davasıdır.

"Ey insanlar!

"Muhakkak ki, seytan şu toprağınızda kendisine tapınmaktan tamamen ümidini kesmiştir. Fakat siz bunun dışında ufak tefek işlerinizde ona uyarsanız, bu da onu memnun edecektir. Dininizi korumak için bunlardan da sakınınız.

"Ey insanlar!

"Kadınların haklarını gözetmenizi ve bu hususta Allah'tan korkmanızı tavsiye ederim. Siz kadınları, Allah'ın emaneti olarak aldınız ve onların namusunu kendinize Allah'ın emriyle helal kıldınız. Sizin kadınlar üzerinde hakkınız, kadınların da sizin üzerinizde hakkı vardır. Sizin kadınlar üzerindeki hakkınızı; yatağınızı hiç kimseye çiğnetmemeleri, hoşlanmadığınız kimseleri izininiz olmadıkca evlerinize almamalarıdır. Eğer gelmesine müsade etmediğiniz bir kimseyi evinize alırlarsa, Allah, size onları yataklarında yalnız bırakmanıza ve daha olmazsa hafifçe dövüp sakındırmanıza izin vermiştir. Kadınların da sizin üzerinizdeki hakları, meşru örf ve adete göre yiyecek ve giyeceklerini temin etmenizdir.

"Ey mü'minler!

"Size iki emanet bırakıyorum, onlara sarılıp uydukca yolunuzu hiç şasırmazsınız. O emanetler, Allah'ın kitabı Kur-ân-ı Kerim ve Peygamberin (a.s.m) sünnetidir.

"Mü'minler!

"Sözümü iyi dinleyiniz ve iyi belleyiniz! Müslüman Müslümanın kardeşidir ve böylece bütün Müslümanlar kardeştirler. Bir Müslümana kardeşinin kanı da, malı da helal olmaz. Fakat malını gönül hoşluğu ile vermişse başkadır.

"Ey insanlar!

"Cenab-ı Hakk her hak sahibine hakkını vermiştir. Her insanın mirastan hissesini ayırmıştır. Mirascıya vasiyet etmeye lüzüm yoktur. Çocuk kimin döşeğinde doğmuşsa ona aittir. Zina eden kimse için mahrumiyet vardır. Babasından başkasına ait soy iddia eden soysuz yahut efendisinden başkasına intisaba kalkan köle, Allah'ın, meleklerinin ve bütün insanların lanetine uğrasın. Cenab-ı Hakk, bu gibi insanların ne tevbelerini, ne de adalet ve şehadetlerini kabul eder.

"Ey insanlar!

"Rabbiniz birdir. Babanız da birdir. Hepiniz Adem'in çocuklarısınız, Adem ise topraktandır. Arabın Arap olmayana, Arap olmayanın da Arap üzerine üstünlüğü olmadığı gibi; kırmızı tenlinin siyah üzerine, siyahın da kırmızı tenli üzerinde bir üstünlüğü yoktur. Üstünlük ancak takvada, Allah'tan korkmaktadır. Allah yanında en kıymetli olanınız O'ndan en çok korkanınızdır. Azası kesik siyahî bir köle başınıza amir olarak tayin edilse, sizi Allah'ın kitabı ile idare ederse, onu dinleyiniz ve itaat ediniz. Suçlu kendi suçundan başkası ile suçlanamaz. Baba, oğlunun suçu üzerine, oğlu da babasının suçu üzerine suçlanamaz.

"Dikkat ediniz! Şu dört şeyi kesinlikle yapmayacaksınız:

  • Allah'a hiçbir şeyi ortak koşmayacaksınız.

  • Allah'ın haram ve dokunulmaz kıldığı canı, haksız yere öldürmeyeceksiniz.

  • Zina etmeyeceksiniz.

  • Hırsızlık yapmayacaksınız.

  • "İnsanlar Lâilahe illallah deyinceye kadar onlarla cihad etmek üzere emrolundum. Onlar bunu söyledikleri zaman kanlarını ve mallarını korumuş olurlar. Hesapları ise Allah'a aittir.

    "İnsanlar!

    "Yarın beni sizden soracaklar, ne diyeceksiniz?"

    Saheb-i Kiram birden şöyle dediler:

    "Allah'ın elçiliğini ifa ettiniz, vazifenizi hakkıyla yerine getirdiniz, bize vasiyet ve nasihatta bulundunuz, diye şehadet ederiz!"

    Bunun üzerine Resul-i Ekrem Efendimiz (S.A.V.) şehadet parmağını kaldırdı, sonra da cemaatin üzerine çevirip indirdi ve şöyle buyurdu:

    "Şahid ol, yâ Rab!Şahid ol, yâ Rab! Şahid ol, yâ Rab!"

    Diyanet Meali
    Elmalılı Y. M.
    Yaşar Nuri M.

    Sohbet

      Cbox sohbet kutusunu buraya koyabilirsiniz