KIRIK KALBLER

    18/1/2008 · Kategori: ISLAM

                                                                 KIRIK KALBLER

     

    Yaratılışında "takva" ve "fücur" potansiyeline sahip olan insanın hem inşa etme, hem de imha etme özelliğini ta­şıdığını görüyoruz. Kan dökücü, bozguncu vasfının yanında ıslah ve imar edici boyutu ile de insan kendini gösterir. Hz. Adem (as)'ın ilk çocuklarından Kabil'in mesleğini sürdüren­ler kadar Habilce bir tarzı yaşam modeli edinenler de var­dır... İnsanlar birbirlerinin bedenlerine suikastte bulundukla­rı gibi yek diğerinin yüreğine de kastedebiliyor... Bedenler budandığı gibi yürekler de budanıyor... Beşeri ilişkilerinde gönüller arasında köprüler inşa ederek muhabbet hamallığı yapanların sayısı azaldıkça; yürek yaralayarak, kırıp dökenlerin oranında ciddi artışlar oluyor...

     

    İnsanlık tarihinde bu yeni bir durum değildir. Kalbleri koruyanlar da, kıranlar da "herkes kendi şakilesine (mizaç ve meşrebine) göre bir yol tutmuştur."

     

    Yusuf'u kuyuya atanların karakterinde baskın olan, narin ve nazif bir kalbi incitmek vardı... Yusuf’ta ise tam tersi haşin ve hain yürekleri af ile onarmak vardı.

     

    "(Yusuf) Dedi ki: "Bugün sizi kınamak yok, Allah sizi af fetsinl O, merhametlilerin en merhametlisidir." (Yusuf–92)

     

    Hz. Eyyüb (as)ın uzun hastalık döneminde hanımı onun kalbini kırmıştı, sağlığına kavuşunca ona yüz değnek vurma­ya yemin etmişti. Hâlbuki hanımının emek ve hizmeti bü­yüktü. Cenab-ı Hak işi tatlıya bağlıyor. Yüz tane ekin sapın­dan oluşan demetle bir kere vurulmasını yeterli görüyor.

     

    "Eline bir demet sap al da onunla vur, yeminini böyle yerine getir. Gerçekten biz Eyyüb'ü sabırlı (bir kul) bulmuş­tuk. O, ne iyi kuldu. Daima Allah'a yönelirdi." (Sad-44)

     

    Rasulullah (sav)'in hanımları da onun kalbini kırmamış­lar mıydı? Muhayyerlik ayetleri neden nazil oldu?

     

    Bir gün Hz. Ebubekir ve Hz. Ömer (ra), Hz. Peygamber (sav)'i ziyaret ettiler. Hanımlarının çevresinde oturduğu ve Hz. Peygamber (sav)in de sessiz olduğunu gördüler. Hz. Ömer (ra)'e hitaben: "Gördüğün gibi çevremde oturuyorlar ve benden harcamaları için para istiyorlar" dedi. Bunun üzerine Hz. Ebubekir ve Ömer (ra) kızlarını azarladı ve: "Ni­çin, Nebi'yi üzüyor ve sahip olmadığı şeyleri ondan istiyor­sunuz?" dediler. (Müslim) Bu olay, Hz. Peygamber (sav)in o dönemde ekonomik yönden ne kadar zorluklar içinde oldu­ğunu ve İslam'la küfrün şiddetli bir çatışma halinde olduğu o dönemde eşlerinin isteklerinden ne kadar üzüntü duydu­ğunu göstermektedir. O eşsiz insanın kalbi mahzun ve kır­gın... Bu esnada şu ayetler nazil oluyor:

     

    "Ey Peygamber! Eşlerine şöyle söyle: Eğer dünya hayatı­nı ve süsünü (refahını) istiyorsanız, gelin size boşanma be­dellerinizi vereyim de, sizi güzellikle salıvereyim.

     

    Eğer Allah'ı, Peygamberini ve ahiret yurdunu diliyorsa­nız, bilin ki, Allah, içinizden güzel davrananlar için büyük bir mükâfat hazırlamıştır." (Ahzab–28–29)

     

    Bu ayetlerden sonra hanımlarını tek tek ziyaret etti, ayetleri okudu, tercihlerini bildirmelerini istedi.  Hepsi O'nu tercih etti. Kırık kalbi kazanmasını bildiler...

     

    Şimdi bizler, yani Peygamber (sav)in güzel örnekliğinde mutabık olanlarımız aile içi hayatımızda dünyalık talep ve tartışmalardan dolayı nasılız? Aile düzenimizi ve yürek dünyamızı sarsan tüketim hastalığımızı ne yapacağız? Bunca ta­mah, hırs, tutku, kapris ile kalbler nasıl tutunacak? Ülfet nasıl sağlanacak?

     

    Huneyn savaşı sonrasında da ilginç gelişmeler yaşan­dı... Hevazin ve Sakif kabilelerinden yüklü miktarda gani­metler elde edilmişti. Rasulullah (sav) bunları taksim eder­ken yeni Müslüman olan ve kalpleri İslam'a ısındırılmak üzere bulunan Mekkelilere bol bol dağıttı. Medineli Ensara ganimetlerden çok az bir pay verildi. Ensar bu durumdan ra­hatsızdı. Kendi aralarında konuşuyorlardı: "Allah'ın Rasulü kendi kabilesine döndü" diyorlardı. "Savaş sırasında onun arkadaşları bizlerdik. Fakat ganimetler dağıtılırken akrabala­rı, kabilesi onun arkadaşları oldu. Bunun nereden geldiğini muhakkak öğreneceğiz. Eğer bu Allah'tan ise sabırla kabul ederiz, fakat eğer bu sadece Rasulullah'ın bir fikrinden öte gitmiyorsa, bizi de düşünmesini isteyeceğiz."

     

    Ensar arasındaki bu düşünce ve konuşmalar ateşlenince Sad ibn-i Ubade (ra) Peygamber (sav)e gitti ve onların neler söyleyip neler düşündüklerini anlattı. Peygamber (sav): "Pe­ki bu durumda sen nerede yer alıyorsun, ey Sa'd?" dedi. Sa'd: "Ey Allah'ın Rasulü, ben de onlardan biriyim. Bunun nereden geldiğini öğrenmek istiyoruz." diye karşılık verdi. Peygamber (sav) Sa'd'a tüm Ensar'ın daha önce esirlerin yerleştirildiği sığınaklardan birine toplanmasını söyledi. Sa'd'ın izniyle onlara birkaç da Muhacir katıldı. Daha sonra Peygamber (sav) onlara gitti ve Allah'a hamd ve şükrettikten sonra şöyle dedi: "Ey Ensar gönüllerinizin bana karşı olduğu haberi ulaştı. Ben sizi sapıklıkta bulmuşken Allah sizi hida yete eriştirmedi mi? Ben sizi fakir bulmuşken, Allah sizi zenginleştirmedi mi? Ben sizi birbirinize düşman bulmuşken Al­lah kalplerinizi uzlaştırmadı mı?" Onlar: "Evet, elbette" dediler. "Allah ve Rasulü en cömert ve en eli açık olandır." Peygamber (sav): "Bu söylediklerime mukabele etmeyecek misiniz?" dedi. "Nasıl mukabele edelim?" dediler. Peygam­ber (sav) şöyle dedi: "Eğer isterseniz 'sen bize itibardan düş­müş halde geldin, biz sana itibar kazandırdık, bize terkedil­miş geldin ve sana yardım ettik; seni toplumdan atılmış bul­duk, içeri aldık, seni mahrum bulduk, rahatlattık' diyebilirsi­niz. Doğruyu da söylemiş olursunuz ve size inanılır. Ey En­sar, ben sizin İslamınıza güvenmişken benim insanların kalplerini ısındırmak için kullandığım dünya malları kalbi­niz de o kadar çok mu yer tutuyor? Ey Ensar, memnun değil misiniz? İnsanlar, develerini ve koyunlarını götürürken, siz evinize Allah'ın Rasulü'nü beraberinizde götürüyorsunuz. Ensar hariç bütün insanlar bir yöne gitse, Ensar da başka bir yola gitse, ben Ensarın yolundan giderim. Allah Ensar'a on­ların oğullarına ve oğullarının oğullarına rahmet etsin." Adamlar gözyaşlarıyla sakalları ıslanıncaya kadar ağladılar. Ve bir tek ses halinde: "Biz hissemize düşen Allah'ın Rasulünden memnunuz" dediler. (İbn-i İshak)

     

    Kırgın olan yürekler onarıldı, Ensar onore edildi, saflar pekiştirildi.

     

    Hz. Muhammed (sav) kendi şahsı için sahabesine kızmamıştır, beşeri zaaflarından dolayı onlara kalbinde bir kırgınlık hissetmemiştir... Geniş bir yürekle onları kucaklamıştır...

     

    "O vakit Allah'tan bir rahmet ile onlara yumuşak dav­randı n! Şayet sen kaba, katı yürekli olsaydın, hiç şüphesiz, etrafından dağılıp giderlerdi..." (Al-i imran–1 59)

     

    Hz. Peygamber (sav) kalp kırmamak için tüm bu rikkat ve dikkatine rağmen en ağır uyarıyı yine de bu konuda almıştır.

     

    Rasulullah (sav) bir defasında Kureyş'in ileri gelenlerin­in bir topluluğu İslam'a davetle meşgulken İbn-i Ümmü Mektum adında ki fakir âma çıkageldi. "Ya Rasulallah; bana Kur'an oku ve Allah'ın sana öğrettiklerinden bir şeyler bana Öğret." Allah Rasulü Mekke önderlerini İslam'a kazandırma, derdinde olduğu için, İbn-i Ümmü Mektum'un ısrarlı talep­lerinden memnun kalmaz. Hoşnutsuzluğu da yüzünden bel­li olur, fakat âma bunu göremez. Rasulullah (sav) ise ondan yüzünü çevirir. Bu yüz çevirme İbn-i Ümmü Mektum'u üz­müştü, kalbi kırıktı...

     

    İşte tam bu esnada ilahi ikaz gelir: "Yanına âma bir kimse geldi diye hoşlanmadı ve yüzü­nü çevirdi.

     

    Ey Habibim! Ne bilirsin belki de o arınacak. Yahut öğüt alacaktı da bu öğüt kendisine fayda verecek­ti." (Abese–1 -4)

     

    Sen misin, sana yönelen bir gönül dostundan yüz çevi­ren? Vahyi ilahi bu duruma müdahale ediyor... İlk defa Ra­sulullah (sav) ayetlerle bu kadar şiddetle sarsılıyordu... Öm­rünün sonuna kadar bunu telafi etmek için çırpındı durdu. Bu hadiseden sonra İbn-i Ümmü Mektum'a iltifat eder; her gördüğünde de ona:

     

    "Merhaba! Yüzünden Rabbimin beni itap ettiği kimse" derdi.

     

    Hicretten sonra iki defa Medine'de onu yerine vali olarak bırakmıştı. Bilal ile birlikte müezzinlikte ondaydı.

     

    Hz. Nebi (sav)in terbiyesinden geçenler, kırık kalbin ne anlama geldiğini çok iyi biliyorlardı, bunun kalıcı bir mara­za dönüşmemesi için çırpınıyorlardı...

     

    Ebuzer-i Gıfari ile Bilal İbn-i Rebah aralarında münaka­şa Yaptıkları sırada Ebuzer, Bilal'e: "Ey siyah kadının oğlu!" diye kırıcı bir hakarette bulunmuştu. Bunu duyan Rasulullah  kızmış, Ebuzer'in yüzüne kızgın ve korkutucu bir nazar atfe­derek şöyle demişti: "Ey Ebuzer! Ölçü taştı, sözünü geri al beyazın oğlunun, siyahın oğluna hiçbir üstünlüğü yoktur."

     

    Peygamber Efendimizin sözleri bütün sıcaklığı ile çok hassas olan Ebuzer'in kalbine işler. Bundan çok mahzun olur, O sözünün kefaretinden dolayı Bilal ayağını başıma basmadıkça başımı yerden kaldırmayacağım, der. Kalbi kı­ran da kırılan da yaralarını sarıyorlardı.

     


    Bu gün kırgın ve kızgın dostlarımızla kalbi buluşmamız nasıl olacak? Kalbi yıkılışların önü nasıl alınacak? Gönül yı­kımı nasıl tamir edilecek? Kalblerin hüznünü Allah önemsi­yor... O halde kardeşlik ikliminde yüreğimizi kardeşlerimizin yüreğine dayamamız gerekiyor... "Biz biribirimiz içiniz" di­yebilmeliyiz... Bunu diyemediğimiz zaman yollar Sıffın'a çı­kar... Cemel'e çıkar... Herkes kendi yüreğine bakacak, insaf diye, af diye bir duygu, bir duyarlılık var mı, yok mu?

     

    Davet gayretlerimiz ile uzandığımız, kazandığımız kalbler mi, yoksa kazandıktan sonra kırdığımız, yıktığımız kalbler mi daha çok? Kırıp dökerek, yürekleri yaralayarak nereye varabiliriz? Bu kalbleri nasıl onarabiliriz? Sebep ol­duğumuz yaraları sarmakta bize düşüyor... Siz hiç kırılan bir kalbin sesini duydunuz mu? Kalbe bir sızı saplanır... Kırılan kalbin sesi insanın yüzü ve hareketleri ile dışarı yansır...

     

    Anne-babayı bir "üf" ile de olsa üzme, kalblerini kırma hakkımız yok... Şöyle bir yoklayalım, anne babalarımızın yürekleri bize karşı nasıl? İçlerinde bir yara, bir ukde taşıyor­lar mı yoksa?

     

    İslami çabalarımız için yüreklerin ortaya konulması gerekiyor, ancak cemaat ruhumuz sıkıntılı... Vahdet arayışlarımız problemli... Kalbde bir yetersizlik mi var? Hırs, haset, nefret ve gıybetle yaraladığımız kardeşlerden dolayı içimiz­de bir burkulma hissediyor muyuz?

     

    Kalp kırıklığını nasıl tamir edebiliriz? Paranın gücü ile mj? Yani fidye veya tazminat yoluyla mı? Mahkeme kararı ile mi? Rüşvet ve iltimas ile mi?

     

    Hayır, hayır! Kırılan kalbin, yine kalp ile tamiri mümkün! Yüreğinle saracaksın yaralı yürekleri! Sonuna kadar açık tutacaksın kalbini... Gelen yer bulabilsin... Sıcaklığınla buzları eritirsin...

     

    Yoksa kırılan kalbleri umursamıyor muyuz? Bir kalp kır­manın neye tekabül ettiğini düşünmek, hesabımıza gelmiyor mu? Böyle düşünmek istemiyorum... Biz kalbi kırıklardan olduğumuz için, kalp kirmanında ne demek olduğunu en iyi biz biliriz...

     

    Yüreklerin kaldıramayacağı bunca haksızlıktan sonra af ve merhamet sunmaya hazırız...

     

    Yüreklerimizi açıyoruz... Yeter ki kırgınlıklar, kine dönüşmesin...

     

    Yaralı yüreklerimizle, yara sarmaya razıyız...

     

    Ramazan KAYAN

    EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu

    Kalıcı Bağlantı Yorum (0) Yorum yaz! Arkadaşına Gönder!

    0 yorum yazılmıştır

« Önceki Yazılar :|: Sonraki Yazılar »

Günlük Video

300*250 Reklam alanı

KUR`AN TEFSİRİ İZLE



Sitene Ekle

VEDA HUTBESİ

VedaHutbesi



"Ey insanlar!

"Sözümü iyi dinleyiniz! Bilmiyorum, belki bu seneden sonra sizinle burada bir daha buluşamıyacağım.

"İnsanlar!

"Bugünleriniz nasıl mukaddes bir gün ise, bu aylarınız nasıl mukaddes bir ay ise, bu şehriniz (Mekke) nasıl mübarek bir şehir ise, canlarınız, mallarınız, namuslarınız da öyle mukaddestir, her türlü tecâvüzden korunmuştur

"Ashabım!

"Muhakkak Rabbinize kavuşacaksınız. O'da sizin yaptığınız olayı sorguya çekecektir. Sakın benden sonra eski sapıklıklara dönmeyiniz ve birbirinizin boynunu vurmayınız! Bu vasiyetimi, burada bulunanlar, bulunmayanlara ulaştırsın. Olabilir ki, burada bulunan kimse bunları daha iyi anlayan birisine ulaştırmış olur.

"Ashabım!

"Kimin yanında bir emanet varsa, onu hemen sahibine versin. Biliniz ki, faizin her çeşidi kaldırılmıştır. Allah böyle hükmetmiştir. İlk kaldırdığım faiz de Abdulmutallib'in oğlu (amcam) Abbas'ın faizidir. Lakin anaparanız size aittir. Ne zulmediniz, ne de zulme uğrayınız.

"Ashabım!"

"Dikkat ediniz, Cahiliyeden kalma bütün adetler kaldırılmıştır, ayağımın altındadır. Cahiliye devrinde güdülen kan davaları da tamamen kaldırılmıştır. Kaldırdığım ilk kan davası Abdulmuttalib'in torunu Iyas bin Rabia'nın kan davasıdır.

"Ey insanlar!

"Muhakkak ki, seytan şu toprağınızda kendisine tapınmaktan tamamen ümidini kesmiştir. Fakat siz bunun dışında ufak tefek işlerinizde ona uyarsanız, bu da onu memnun edecektir. Dininizi korumak için bunlardan da sakınınız.

"Ey insanlar!

"Kadınların haklarını gözetmenizi ve bu hususta Allah'tan korkmanızı tavsiye ederim. Siz kadınları, Allah'ın emaneti olarak aldınız ve onların namusunu kendinize Allah'ın emriyle helal kıldınız. Sizin kadınlar üzerinde hakkınız, kadınların da sizin üzerinizde hakkı vardır. Sizin kadınlar üzerindeki hakkınızı; yatağınızı hiç kimseye çiğnetmemeleri, hoşlanmadığınız kimseleri izininiz olmadıkca evlerinize almamalarıdır. Eğer gelmesine müsade etmediğiniz bir kimseyi evinize alırlarsa, Allah, size onları yataklarında yalnız bırakmanıza ve daha olmazsa hafifçe dövüp sakındırmanıza izin vermiştir. Kadınların da sizin üzerinizdeki hakları, meşru örf ve adete göre yiyecek ve giyeceklerini temin etmenizdir.

"Ey mü'minler!

"Size iki emanet bırakıyorum, onlara sarılıp uydukca yolunuzu hiç şasırmazsınız. O emanetler, Allah'ın kitabı Kur-ân-ı Kerim ve Peygamberin (a.s.m) sünnetidir.

"Mü'minler!

"Sözümü iyi dinleyiniz ve iyi belleyiniz! Müslüman Müslümanın kardeşidir ve böylece bütün Müslümanlar kardeştirler. Bir Müslümana kardeşinin kanı da, malı da helal olmaz. Fakat malını gönül hoşluğu ile vermişse başkadır.

"Ey insanlar!

"Cenab-ı Hakk her hak sahibine hakkını vermiştir. Her insanın mirastan hissesini ayırmıştır. Mirascıya vasiyet etmeye lüzüm yoktur. Çocuk kimin döşeğinde doğmuşsa ona aittir. Zina eden kimse için mahrumiyet vardır. Babasından başkasına ait soy iddia eden soysuz yahut efendisinden başkasına intisaba kalkan köle, Allah'ın, meleklerinin ve bütün insanların lanetine uğrasın. Cenab-ı Hakk, bu gibi insanların ne tevbelerini, ne de adalet ve şehadetlerini kabul eder.

"Ey insanlar!

"Rabbiniz birdir. Babanız da birdir. Hepiniz Adem'in çocuklarısınız, Adem ise topraktandır. Arabın Arap olmayana, Arap olmayanın da Arap üzerine üstünlüğü olmadığı gibi; kırmızı tenlinin siyah üzerine, siyahın da kırmızı tenli üzerinde bir üstünlüğü yoktur. Üstünlük ancak takvada, Allah'tan korkmaktadır. Allah yanında en kıymetli olanınız O'ndan en çok korkanınızdır. Azası kesik siyahî bir köle başınıza amir olarak tayin edilse, sizi Allah'ın kitabı ile idare ederse, onu dinleyiniz ve itaat ediniz. Suçlu kendi suçundan başkası ile suçlanamaz. Baba, oğlunun suçu üzerine, oğlu da babasının suçu üzerine suçlanamaz.

"Dikkat ediniz! Şu dört şeyi kesinlikle yapmayacaksınız:

  • Allah'a hiçbir şeyi ortak koşmayacaksınız.

  • Allah'ın haram ve dokunulmaz kıldığı canı, haksız yere öldürmeyeceksiniz.

  • Zina etmeyeceksiniz.

  • Hırsızlık yapmayacaksınız.

  • "İnsanlar Lâilahe illallah deyinceye kadar onlarla cihad etmek üzere emrolundum. Onlar bunu söyledikleri zaman kanlarını ve mallarını korumuş olurlar. Hesapları ise Allah'a aittir.

    "İnsanlar!

    "Yarın beni sizden soracaklar, ne diyeceksiniz?"

    Saheb-i Kiram birden şöyle dediler:

    "Allah'ın elçiliğini ifa ettiniz, vazifenizi hakkıyla yerine getirdiniz, bize vasiyet ve nasihatta bulundunuz, diye şehadet ederiz!"

    Bunun üzerine Resul-i Ekrem Efendimiz (S.A.V.) şehadet parmağını kaldırdı, sonra da cemaatin üzerine çevirip indirdi ve şöyle buyurdu:

    "Şahid ol, yâ Rab!Şahid ol, yâ Rab! Şahid ol, yâ Rab!"

    Diyanet Meali
    Elmalılı Y. M.
    Yaşar Nuri M.

    Sohbet

      Cbox sohbet kutusunu buraya koyabilirsiniz